Dönem dönem yönetmenler bir hikayeyi devam ettirmek veyahut bir düşünce üzerinden devam filmleri yapmak adına seriler oluşturmuştur.Godfather,Star Wars ve Lord of the Rings hikaye devamı adına bahsettiğimiz serilere örnek gösterilebilir.Diğer yandan Haneke'nin Duygusal Buzlaşma üçlemesi,Kieslowski'nin Üç Rengi ve Chan Wook Park'ın İntikam Üçlemesi de düşünce anlamında bir seri oluşturur.Üzerinde durucağım Üçleme ise Lars Von Trier'in Altın Kalp Üçlemesi.

Lars Von Trier yönetmenliğinin ilk yıllarında eleştirel anlamda Avrupa üzerine yoğunlaşmış ve Avrupa Üçlemesi adını verdiği yapımlara imza atmıştı.Sonrasında ise kafasında yapıcağı filmlerle ilgili yeni bir taslak oluştu.Çocukluğu döneminde okuduğu Guld Hjerte (Altın Kalp) adlı resimli masaldan ve Justine isimli romandan etkilenen Trier'in hayat felsefeside bu eserlerden izler taşır.Hayat görüşü olarak "iyilik yapmanın kilisede diz çöüp dua etmekten daha önemli olduğunu" belirtir ve bu iki eserde de iyiliğin sınırlarından taşmış iki kızın hayatı anlatılır.Her kötülüğe ve zorluğa karşı iyilikten ve pozitif düşünceden yılmayan karakterler Trier'in o dönem Breaking In the Waves ismini verdiği yeni filmine esin kaynağı olurlar.Sonrasında dogma 95'in ikinci filmi olan Idioterne ve Dancer in the Dark ile üçleme tamamlanır.





-Saflık ve İyilik Mevzusu-

Breaking in the Waves'te Bess karakteri saf,hassas,batıl inançları olan,geçmişinde yaşadığı psikolojik sorunlar nedeniyle hayatını kontrol edemeyen bir bireydir.Evlendikten sonra cinsel anlamda da hazların esiri olmuş bu nedenle kocasına düşkün bir karakteri ortaya koymaktadır.Bir kaza sonucu yatalak olan kocasının istekleri ile dindar bir toplumdan yetişmiş olmanın beraberinde getirdiği kısıtlamaların arasına sıkışmıştır.İstediği tek şey kocasının iyileşmesidir ve inancı uğruna herşeyi kurban edebilicek durumdadır.Mantıksız kararlar ve her iki tarafın isteklerini yerine getirmeye çalışırken yaşadığı sıkıntılar ve belirsizlikler filmin devamını konu alır.Saflığın ve herkesi mutlu etmeye çalışmanın getiriceği sonucun kişisel mutluluğa ulaşmak olduğunu düşünen Bess'in Tanrı ile hayal ettiği konuşmalarında algılayamadığı ise sınırsız isteklerin bir bedeli olduğudur.

Idioterne'de ise Altın Kalp karakteri olarak gösterilen kişi Karen'dir.Dogma 95 kurallarına uygun olduğu için çekim tekniğinden filmin montajlanmasına kadar detayların rol aldığı filmin konusu gerizekalı taklidi yaparak içlerindeki ahmağı ortaya çıkarmaya çalışan bir grup genc toplumdaki dışlanmış bireyler temasına dikkat çekerek çeşitli sapkınlıklara yönelmesidir. Gerizekalı grubuna son dahil olan Karen ise bebeğini yitirmiş ve toplumu eleştirmek veya sosyal mesaj vermek adına değil içindeki acıyı dindirmek için delirmeyi seçen biridir.Acıyla başetmek için delirmeyi tepki olarak seçmiştir.Karen karakteri acının derinlere gömülmesi ve hayatın kaldığı yerden yaşanmasından ziyade o acının saf bir şekilde gösterilmesinin mühimliğini ortaya koyar.Karen toplumdan öğrendiği dayatma modeller yerine içinden geldiğince yas tutar.Yaşadığı sinir krizleri ve içine kapanıklığı toplumun dışında kurulan bir dünyada kendi gerçek dünyasını bulmasını ve özgürleşmesini sağlar.Grup zaman içinde varolan dünyaya bu şekilde ayak uyduramıyacaklarını anlar ve en az normal insanlar kadar 'tutucu' olduklarını farkeder.Karen ise ahmaklığın sembolü olmuştur.Evden ayrılırken “Sizinle birlikte bir gerizekalıyken çok mutluydum.” diyebilicek kadar 'ahmak'tır.

Dancer in the Dark'ta ise genetik bir hastalık yüzünden gözleri gün geçtikce daha kötü görmeye başlayan ve kör olan Selma'nın oğlunu çok geç olmadan ameliyat ettirmek için çektiği sıkıntıları anlatır.Selma'nın kendi deyimiyle tek isteği oğlunun torunlarını görebilmesidir.Kendi hayatı adına tek umursadığı ise müzikallerdir.Kendi deyimiyle "müzikallerde hiç kötü birşey olmaz" ve bu nedenle Selma'nın yaşadığı renksiz yaşamın tek rengi müzikal provalarıdır.Müzikallerde kendinden geçer ve saf mutululuğu gözlerinden okunur.Oğlunu herşeyden öte tutması ve onun için birşeyler yapıyor olması mutlak iyiliği betimler.Selma idealist bir insandır ve inancı uğruna herşeyi yapabilicek biridir.




-Üçlemenin Sunduğu Eleştiriler-

Lars Von Trier Breaking in the Waves'te bolca din eleştirisi yapmaktadır.Kilisenin önde gelen yaşlılarının getirdiği baskı ve kısıtlamalar,kilisede kadınlara söz hakkınının tanınmaması ve cenaze ayinlerinde sergiledikleri tavır birer eleştiri konusudur.Din adamlarının din üzerinden başkalarını hor görme ve eleştirme haklarını kendilerinde görmeleri,toplumun tamamen dini kurallara göre şekillenmesi de filmde tek elden yansıtılan yönleri.Toplum içinde 'düşen' insana yardım eli uzatılacağı yerde din adamlarının buyurması üzerine Bess toplumdan dışlanmaktadır.Yaratılan toplum ve din imajı son derece rahatsızlık vericidir.Din üzerinden baskıcı bir yönetimin esiri olmuş toplumun dayatmalara başkaldırmaması ve bunları kabul etmesi Bess'in kaderine etki eder.

Idioterne ise dediğimiz gibi toplum eleştirisini baz alan bir yapımdır.Stoffer'in önderliğindeki grubun sergiledikleri 'ahmaklık' toplumun tepkisini ölçmeye çalışır.Burjuva eleştirisi yapan,ezilenlerin yanında saf tutan bu gençlerin her birinin misyonu vardır ve halkı kışkırttıkları kadar birbirlerini de kışkırtırlar.Yarattıkları isyan ne kadar toplum eleştirisi olsa da kendilerini tanımak için de kendi içlerinde yarattıkları bir yolculuktur.Saldırdıkları toplum dayatmaları kendi içlerindeki tutucu duvarlara yapılan saldırılarla eşdeğerdir.İki hafta sonunda toplumu gerçek anlamda terk etme çalışmaları başarısız olmuştur.İçlerinden çıkarmaya çalıştıkları saf ahmak aksine onların da tutucu olduğunu ortaya çıkarır ve kendilerini toplumdan tamamen soyutlayamazlar.Yapımda Stoffer'in topluma getirdiği şu eleştiri çok önemlidir."Toplumu her seferinde daha ileri taşıyamıyorsa,herkesi daha fazla mutlu edemiyorsa gittikçe zenginleşen bir toplumun mantığı nedir?"


Dancer in the Dark'ta ise Lars Von Trier para eksenli eleştiri yapmaktadır.Paranın insan ilişkilerini yönetmesinden yola çıkarak Selma'nın en önemli sırrına ihanet edilmiş olması ve Bill'in ihtirasları uğruna bir başkasının hayatını çalmaya çalışması paranın toplumdaki önemini vurgular.Diğer yandan yapımda göze çarpan ekonomik eşitsizliklerin yarattığı sıkıntılardır.Her ikisi de orta-alt sınıfa mensup bireyler iken Selma oğlunun ameliyatı için gece gündüz çalışıyordur,Linda ise lüks düşkünü olduğu için tüketime değer vermektedir ve bu ayrım sonucu tüketim çılgınlarının işçi sınıfının parasına göz dikmesine varmaktadır.Hakları yenmiş olan işçi sınıfı sağlık sorunlarını bile gidermekten aciz bir hale gelir.Ve böylece başkalarının malına göz dikmekte sorun görmeyen toplum Selma'nın komünistliğin daha iyi bir düzen olduğunu belirtmesinden rahatsız oluyor.


Cannes'ta Breaking in the Waves ile jüri özel ödülü,Dancer in the Dark ile de Altın Palmiye'yi kazanan Trier üçlemenin her filmiyle eleştiri konusu olmuştur.Eleştiri sunduğu her kesimin tepkisini alan Trier'in yarattığı kadın karakterler defeminist grupların tepkisini de çekmiştir.Eleştirileri pek önemsemeyen Trier Altın Kalp Üçlemesinden sonra 2000li yıllarda kadınlar üzerinden anlattığı hikayelere devam etti ve bu üçlemede üzerinde özellikle durduğu toplum ve Dancer in the Dark'ta öne çıkan Amerika eleştirilerisini de daha kışkırtıcı bir şekilde yapmaya başlamıştır.


Evvela Inception güzel film. Bunu belirtmekte fayda var. İzleyiciye her türlü zevki veriyor. Birkaç sahnede güldürüyor bile. Örneğin, otel rüyasında Saito'nun, Müdürü (Browning) taklitçi Eames sanması ve arkadan Eames'ın 'kes işareti yaparak, Müdür'ün gerçekten Müdür olduğunu belirtmesi' sahnesi gerçekten hoştu. Bunun yanında rüyalar hakkında daha tecrübeli olan Arthur'un otel rüyasında Ariedne'yi öptüğü sahne de iyiydi. Ancak film bilm kurgu-aksiyon tarzında olsa da benim çıkışta hissettiğim duygu korkudur. Mal karakterini canlandıran Marion Cotillard'ın çok iyi rol kesmesinden midir, uyandırma sahnelerinde kullanılan ve çok sevdiğim Edith Piaf'ın o büyüleyici ve biraz da ürkütücü sesinden midir bilmiyorum ama ben korktum açıkçası.

* * * * * * * * Yüksek dozda Spoiler içerir * * * * * * * * *

Rüyalar arası geçişler başlangıçta karışıkmış gibi görünse de aslında gayet net bir biçimde anlaşılıyor. Esas konumuzda geçen rüyalarda ilk olarak kimyager Yusuf'un rüyasında yağmurlu bir günde kovalama sahneleri, sonra bir alt katmanda Arthur'un otel rüyası ve onun altında Taklitçi Eames'in karlı sahnelerdeki aksiyon sahnelerinin yer aldığı rüyası var. (Cobb ve Ariedne onun da altına iniyorlar). Filmi farklı kılan şey ise şüphesiz limbo kurgusu. Rüyalar konusunda uzmanlaşmış kişiler, limboya düştüğünde bunun bilincine varıp oradan çıkabiliyor. Ancak Cobb ile limboda 50 yıl geçirdiğini bildiğimiz Mal, artık neyin gerçek neyin rüya olduğunu kavrayamadığından, binadan aslında gerçek hayatta atlamıştır ve ölmüştür. İntihar etmesinden sonra da Cobb, Mal'ın ölümünden kendisini sorumlu tutuyor ve dolayısıyla bilinçaltında Mal'ın kendisine hep bir düşmanmış gibi görmesi sorunu beliriyor. Yani Cobb'un bilinçaltı düşmanı olan Mal sürekli Cobb'un rüyalarında ortaya çıkıp, Cobb'un yapmaya çalıştığı işleri bozmasının sebebi bu. Yine bunun sonucunda Cobb artık rüyaları iyi tasarlayamadığı için babasına gidip yardım istiyor ve mimarlık okuyan öğrenciyi ekibine katıyor. Cobb'un ekipteki mimarı değiştirmesinin başka bir sebebi de filmin başlarında Saito'nun yerdeki halıdan rüyadan olduğu farketmesi ve bundan sorumlu olan kişinin mimar olması dolayısıyla daha iyi bir mimar bulunması ihtiyacının doğması. (Ariedne de teklifi hemen nasıl kabul ediyor bilmiyorum. Yani rüyalar arasında limboya düşme veya erken uyanıp akıl sağlığını yitirme gibi riskler var.)


Totem Mevzusu

Mal'ın toteminin topaç olduğunu biliyoruz. Cobb bu topacı Mal'ın kasasından alıyor ve kurguya göre birinin totemini ondan alırsan; o totemin artık bir önemi kalmıyor. (Hatta bir sahnede Arthur, elindeki totemi olan kırmızı zarı Ariedne'nin ellemesine bile izin vermiyor) Bu mantıktan hareketle topacın son sahnede düşüp düşmemesi filmin sonuyla ilgili pek bir şey ifade etmeyebilir.

Mal'ın totemi topaç; ancak Cobb'un toteminin ne olduğuyla ilgili bir bilgimiz yok. En azından izleyiciye vurgulanmıyor. Ama filmi dikkatlice izlediğimizde Cobb'un toteminin parmağındaki yüzük olabileceği kanısına varmamız mümkün. Giriş sahnesinde Saito'yu limbodan kurtarmaya geldiğinde yüzüğü görmemek elde değil. Buna karşın gerçek diye bildiğimiz sahnelerde parmağında yüzüğü göremiyoruz. Cobb, Mombasa'da bulunan Eames'i ekibe katmak için ikna etmeye gittiğinde gelişen olaylardan sonra kovalama başlıyor ve Cobb kaçıyor. Bu sahnelerde de parmağında yüzük yok. Ancak Saito'nun koca şehirde Cobb'u anında bulması ve o kalabalıktan kurtarması bizlere Yusuf'un rüyasındaki arabalarla birbirilerini topladıkları sahneyi hatırlattığından; bu kısımlar da rüya olabilir. Eğer öyleyse parmaktaki yüzüğün de bir hükmü olmamış oluyor.

Saito Sorunu

Yusuf'un rüyasındaki çatışmada Saito yaralanıyor. Burada Taklitçi Eames'in Saito'yu öldürerek uyandırma fikrine karşı çıkmalarının sebebi; Cobb, Saito'yu ilk başta öldürürlerse ağır uyuşturucu altında olduğu için limboya düşeceğini söylüyor. İlk katmanda da kimsenin 4 kat aşağıya gitme fikri filan olmadığından, Saito'yu öldürmüyorlar. Sürekli bir alt seviyeye inmeye ve zaman kazanmaya çalışıyorlar. Sonrasında da limboya düşen Saito, buranın limbo olduğunun farkına varamıyor tıpkı Mal gibi. Çünkü rüya kurgusu konusunda Cobb veya Arthur kadar uzman değiller. Cobb da bu yüzden Saito'yu öldürerek oradan kurtarmak istiyor. Yaşlı haldeki Saito da silaha uzanıyor Cobb ile kısa diyaloğunun ardından ve muhtemelen kendini vuruyor. Filmin başı ve sonunun birleştiği nokta burası.

Neden Hep Rüya?

Filmle ilgili cevaplayamadığım bir soru var. Cobb, Mal'ın ölümünden kendisini sorumlu tutuyor ve sürekli rüyalar aleminde. Öyle ki geliştirdiği yöntemle ekmeğini bu işten çıkarıyor. İyi güzel de hayatında Mal varken, yani intihar etmemişken Cobb neden rüyalar alemiyle bu kadar haşır neşir. Madem bunalım durumlarından rüyalar aleminin kralı olmuş, o zaman karısı ölmemişken niye rüya görmek istiyor? Derdi tasası yokken yani...

Film Hakkında

Filmin sonuyla ilgili 2 belirti var ki bunlar mutlu sona işaret ediyor.

1- Cobb'un mimar kıza olayı anlatırken söylediği şey. 'Buraya nasıl geldiğini hatırlıyor musun? Hatırlamıyorsan rüyadır.' Cobb uçakta uyanıyor, Saito telefonu eline alıyor. (ve muhtemelen gerekli aramaları yapıp Cobb'un ülkeye girişini sağlıyor) Daha sonra Cobb gümrük sırasına giriyor, çıkışta babasını görüyor ve eve gidiyorlar. Yani eve nasıl geldiğini bariz bir şekilde gösteriyor ve bu da gerçek olabileceğini gösteriyor filmin sonunun. Ama buna bir karşı görüş de Cobb'un gerçekle rüyayı ayırt etmesini sağlayan topacın düşmemesi ve çocukların Cobb'un hep hatırladığı giysileri giymesi ve yine Cobb'un kafasındaki sahnenın gercekleşmesi, sonrasında çocukların yüzünü dönmesi. (Filmin sonlarına doğru Mal, Cobb'a çocuklarının burada olduğunu söylediği sahnede çocuklar tam yüzünü dönecekken Cobb kafasını çeviriyor. Belki de son sahne de gerçek değil ama bu sefer Cobb artık kafasını çevirmek istemiyor, rüya bile olsa o sahneye inanmak istiyor. Topacın düşmemesi de belki bundandır, yani Cobb hala rüyadadır)

2- Imdb'den filmin kadrosuna baktığımız zaman Cobb'un çocuklarının farklı kişilerce canlandırıldıklarını görmemiz mümkün. Büyüğünün 3 ve 5 yaşını, küçüğünün ise 20 aylık ve 3 yaşındaki halleri olmak üzere farklı çocuklarca canlandırıldığını görüyoruz. Bu da Cobb'un çocuklarını en son gördüğü günden itibaren yaklaşık 2 yıl gibi bir sürenın geçtiğini ve Cobb'un artık gerçek hayatta çocuklarına kavuştuğunun göstergesi.

Film mutlu son senaryoları kadar başka sonuç çıkarmalara da gebe. O da şudur ki, olan bitenlerin hepsi Mal'ın rüyasıdır ve Cobb bu rüyanın içinde yanılsamalarla kavrulup gitmektedir. Filmin sonunda da Cobb artık rüyasında bile olsa cocuklarına kavuşmak istemektedir. Yine de düşününce bu son zayıf bir ihtimal. Filmin sonuyla ilgili bir diğer ihtimal de izlediğimiz her şey aslında Cobb'un rüyasıdır. Sınırsız parası olan Saito, anında Mombasa'ya gitmeler ve yine anında Eames'i bulması, sonrasından yine oradan çabuk bir şekilde kimyager Yusuf'u bulmaları gibi noktaları düşünürsek filmin tümünün Cobb'un rüyası olduğu sonucuna varırız. Çünkü ekibin elemanlarının en başta toplanmaları, Yusuf'un rüyasında olduğu gibi bir toplanmaya ciddi derecede benzemektedir.


Filmin Eksileri ve Belirsizlikleri

1- Cobb'un amacı çocuklarını görmektir ama ülkesine giremediği için bu pek mümkün değil. Ama en azından babası Paris'e filan getirebilirdi o torunları bir seferlik, lakin o zaman böyle 4 kat rüya inmeye gerek kalmazdı.

2- Rüyalarda herkesin bir araya toplanması iyi güzel de bu kabloların bağlanması mekanizmasından en azından izleyiciye biraz bahsetselerdi çok daha şık olurdu.

3- Cobb'un çocuklarının son hallerini gördüğü sahneleri dikkatlice izledim. Ariedne ile Cobb (ve yaralı Fischer) filmin sonlarında 4.katmanda Cobb'un yarattığı ortamdayken Mal, Cobb'a çocuklarının burada olduğunu ve buranın gerçek olduğunu söylüyor. Çocuklar tam kafalarını çevirecekken Cobb arkasını dönüyor. İşte bu sahnede ve filmin son sahnesinde çocukların büyümüş halleri var. Bu iki sahnede erkek olanın saçları bariz şekilde diğer sahnedekilerden daha uzun ve kızın da boyu aynı şekilde önceki sahnelerdekinden daha uzun. Yani sadece son sahnede olsa kesinlikle diyebilirdik ki filmin son sahnesi gerçek hayatta olmuştur. Yani izleyicinin kafasında soru içinde sorulara neden olmaktadır film ve bu sorulara net bir cevap bulunamamaktadır.

Film; efsane filmler arasına girmek açısından biraz kuru kalıyor kanımca. Birçok filmin sentezi yapılmış olmasından kaynaklanabilir. Matrix ile ortak yönler hayli var; orada gerçek dünyaya gidiyorlardı, burada rüyaya. Yerçekimsiz dövüş sahneleri de cabası. Rüyada iş görme kısmı ise Eternal Sunshıne of the Spotless Mind ve Freddy'nın Kabusu filmlerini hayli andırıyordu. Nolan'ın 10 yıl önce yaptığı Memento'dan da izler var. Gümrükten geçtikten sonra ekibin oradaki selamlaşması Ocean's Eleven'ın son sahnesınde 'iş bitimi nehir önünde toplanmalarına ve sonra dağılmalarına' benziyordu. Filmin sonu ise yine Nolan'ın Prestige filmini inanılmaz hatırlattı bana. Orada da kısmen mutlu son diyebileceğimiz sahnede aslında yeğenıne kavuşan karakterimiz yine Mıcheal Caıne'nın canlandırdığı mühendisin evinde alıyordu soluğu. Ancak ne olursa olsun bunlar filmin kötü olduğunu kesinlikle göstermez.

Oyunculara gelirsek Mal karakterini oynayan Fransız Cotillard'ın hakkını vermek gerekir. Onun dışında Arthur da baya iyiydi role uyum açısından. Başrolde ise Di Caprio olmuş ama olabilecek onca isim daha vardır. Film oyunculardan ziyade kurgusuyla ön plana çıktığı için aslında pek de umrumda değil kim oynamış. Ama en kritik karakter Forger Eames'di konu itibariyle, zira kilitti adeta.

Sonuç

Film kuşkusuz 2010 yılının en iyi filmidir. Ancak bana kalırsa bu filmle Christopher Nolan, Memento ve hatta Prestige'den daha iyi bir şey yapmamıştır. Sebebi ise Prestige'de Twist makine kurgusunu çok iyi oturtmuştu, Inception'da sözkonusu rüya makinesinden hiç bahsedilmiyor. Memento ise hala Nolan'ın yaptığı en iyi iş sıfatını koruyor. Darkknight'daki efsane Joker kurgusunun temelinde de kendisinin yattığını belirtmeden geçmem.

Filmle ilgili ilginç notlar

***Marion Cotillard 2007'de çevrilen ve filmimizin uyandırma sahnelerindeki şarkıyı seslendiren Edith Piaf'ın hayatının konu alındığı La vien Rose filminde en iyi kadın oyuncu oskarını almıştır.
***Bir ilginçlik de film müziklerini yapan Hanz Zimmer'in ustalığıdır. Onu da linkini vererek belirtmekte fayda var. http://www.youtube.com/watch?v=UVkQ0C4qDvM&feat...

KONUK YAZAR: Kerem Baştürk



Sıcakların adam erittiği bir zamanda memleketimde, Ordu'daydım. Bilgisayarıma ilk tatilde izlenmek üzere atmış olduğum Star Wars serisinin HD versiyonları ile her gün kendime 2 film ziyafet verdim buz gibi ve ekşi manda ayranı eşliğinde.

Star Wars, yahut Türkçe seslendirmeyi açarsak Yıldız Savaşları, sinema tarihinin en büyük yapımlarından biri. Sadece harcanan para, verilen emek, orijinallik, Oscar performansı gibi girdilerden bakmıyorum olaya, filmin takım tutar gibi aşığı olmuş fanları var. Çok az filme nasip olmuş bir hayata nüfuz etmişliği var. Şimdi bir klavyeyle koskoca bir evreni fethetmeye çıkmış bir Jedi gibi oldum, farkındayım. Yine de Star Wars fanatikleri kızmasınlar, ilk defa izleyen bir başlangıç seviyesi fanatiğin gözünden baktıklarını farzetsinler olaya.

İlk izlediğim filmde, yani dördüncü bölümde bir kenarından ısırdığım gofretin ne kadar büyük olduğunu anladım. Mark Hamill ve benim asıl oğlan zannettiğim Harrison Ford efsanevi oyunculuklarıyla beni filme tutundurdu. Birçok filmde yaşanan direnç noktasına ulaşana kadar filmden sıkılma durumu bu fantezi şaheserinde yoktu. Yine de Mark Hamill yerine eli yüzü düzgün, şöyle çıktığında "Vay arkadaş, karizmaya bak" dedirtecek birini bulsalar daha iyiydi. Benim bile ondan daha çok giderim var Jedi sövalyesi olacak kudret asil kanımda mevcut olsa. Bir umut aşıladı içime film. Belliydi güzel şeylerin olacağı. Kocaman gezegenimsi şeyi hayta bir oğlanın patlatması iş var dedirtti bu oğlanda. "Force is strong with him"


Kim Jedi şövalyesi olmak istemez ki! İkinci izlediğim olan beşinci bölüm bu konuda ışın kılıcıyla ortalıkta garip hareketler yapan adamlara biraz da olsa empati yapmama kolaylık sağladı. Darth Vader karizması ile ilk o zamanlarda yüzleştim. Ulan iyilere neden rebellion diyolar falan diye kendi kendime sorular sorarken senaristlerin rating tuzağına zevkle düştüğümün farkındaydım. C3po ve R2D2 ile bir çocuk sever gibi kurduğum ikili köprüler de mirgün cabası.

Herkesin birbirini tanıması ve daha önceden dönmüş bazı diyalogların devamı niteliğinde duran konuşmalar ve hatta Chewbacca'nın beni uyuz eden çığırışları beni dolandırıldığını hisseden bir adam gibi işkillendirdi. Biraz daha yavaş izledim 6. bölümü. Türk filmi gibi mutlu sonla da bitse çirkin Yoda'nın ölümüne ve Darth Vader'ın sonuna üzüldüm. Ben biliyordum ulan o adamın iyilere özgü karizmatik bir nefes taşıdığını!

Phantom Menace biraz sıktı beni fanatiklerinden özür mözür dilemeyerek. Natalie Portman ile seviyeli seviyesiz ilişkiler geçirmiş, her gördüğüm yerde heyecanlanır olan birisi olmama rağmen bu bölüm sanki golden önceki sıkıcı paslaşmalarmış gibi geldi bana. Star Wars eleştirilerinde sıklıkla kullanılan "safi gürültü", "boş beleş bir beyin fırtınası" öbeklerinin bu filmden başlayarak izleyenler arasından çıkmış olabileceğini düşündüm. Baştaki üç filmin karizmasına gölge düşürdü gözümde. Yine de en karizmatik Jedi olan Liam Neeson şu sözüyle günü kurtarmış boşa 2 saat harcamamış olduğumu düşündürtmüştür: "Your focus will determine your reailty... Meditade on this." Erkenden gidişin yüzünde Kenobi çok yüklendi be oğlana "güc"ün en karizmatik hali!


Dördüncü bölümde Anakin'in bebe versiyonunu gördükten sonra insan sonrasında neyle karşılaşacağını aşağı yukarı tahmin ediyor zaten. Kendinden onca yaş büyük kadına aşık olan "Ani" akla geldiğinde Kenobi dururken neden buna baktı diyor insan. Ama Yoda inanılmaz haklı bağlanmanın bir zayıflık olduğu noktasında. Padmé bir bela açacak başa ama hadi hayırlısı dedim, Yoda'nın dövüştüğü gibi harika düşündüğü varsayımı ile. Jar Jar'ı ilk filmde de beğenmemiştim, ikinci filmde de gördüğümde o ciddiyeti aldı filmden. Salak türleri istemiyoruz galaksimizde. Artık ikibinli yıllara gelinmiş olmanın yaratmış olması gereken teknolojik farklılıkların bunun ilk filmden iki önceki film olması gerektiği durumu ile nötrlenmesi sonucu beğenilmiş bir senaryonun devamını izlemekten başka zevk alamadım açıkçası. Geçen her saniye Anakin'e daha fazla uyuz olmaya başladım üstelik. Léon'da başlayan aşkıma bir çentik atıp evlendi bir de bu ergen tripleri atan oğlancık. Yemin ederim döner ışınlarıyla dalasım geldi o an. Anasını bulmaya giderken kırdığı cevizlerin bir çuval olmasından da anladım ki bu çocuk bir arıza çıkartacak. Nitekim Count Dooku, elleri dert görmesin, verdi bir ufak ders.

Son filmde kötü bir şey olmadan önce babannelerin bacaklarına vurarak "onu yapma kızım" demeleri edasıyla gördük bir sürü şeyi. Demek neymiş, Yoda'ya güvenecekmişsin. Koskoca Jedi şövalyeleri nasıl harcandı bir bir, üzüntüyle şahit olduk. Şimdi zikretmek istemediğim kadar gram için herkesi satarsan keser de hesap da döner sana girermiş. Yine de ışık hızında giden Falconların olduğu bir devirde sezeryanle doğum yaptırılmayan Padmé filmdeki mantık hatasıdır. İlk defa izleyecekler yanlarına bol miktarda ipek mendil alsınlar zira gözünüze bir şeyler kaçabilir. Sen mahallenin adam olacak çocuğuydun be Anakin. Sen ustana nasıl yapabildin oğlum bunu. Siktir git siyah tabutlarda yaşa. Palpatine adlı şerefisizi de rol yaptığını bile bile öldürülmek istenen sinema karakterlerine ekliyorum.

Bir de geniş bakarsak müzikleri harika olan bir başyapıt serisiydi. Filmi izlerken ve izlemekten zevk alırken müziğin çok iyi olduğunu farkedebilmek ona bir ayrı parantez açmayı gerektirdi. Bir çağdır Star Wars. Sinema tarihinde böylesine büyük çığırlar açmış çok fazla film yok. Anlatılan hikaye bambaşka bir galakside bambaşka bir gezegende bambaşka bir hayatın olma ihtimaline götürüyor sizi. İyilerle kötülerin ying yangı ortaya koyarak döne döne savaştıkları dünyada buluyorsunuz kendinizi. Etrafınızdaki insanların manyak mıdır nedir diye bağıran bakışlarına aldırmadan ışın kılıcınızı sallamayı mantıklı gösteriyor size. İki güneşe bakarak ne düşündüğü belli olmayan insanların değişik bölümlerdeki halleri bize kendi dünyamızla ilgili zaman boyutundan da bakabilecek bir erdem aşılıyor. Son raddede teşekkürler George Lucas. Hayatımıza büyük renk kattın.



Sigaranın kimlik olması...


I'm looking for the owner of that horse. He's tall, blonde, he smokes a cigar, and he's a pig! *



*şu atın sahibini arıyorum. Uzun, sarışın, durmadan sigara içen ve domuz biri.

Yazının öncesi : Kıskanmak ve Filmin Atmosferi - 1


Kara Bir Madenden Çıkanlara Dair...


Kıskanmak filmindeki sahneler ve filmin atmosferini değerlendirmeye devam ederken göçük altında kalan işçilerin ölüm haberleri düştü haber sitelerine. Her ölüm erkendir ama bu kadar ucuz değildir herhalde bizim ülkemizdeki kadar. Uzun yıllardır ülkenin can damarı sektörlerinden biri olan maden sektöründe bu kadar aymazca ve halının altına süpürülen sorunlarla devam ettirilen bir işgücü sonunda duvara tosladı. Gerçi birçok defalar böyle büyük grizu patlamaları yaşanmıştı ama teknolojinin ilerlemediği ve günümüz şartları ile bu işin ancak bu kadar olacağı söylenerek iş kapatılmıştı.


Zonguldak belki de bu acıların ve hayal kırıklıklarının başkenti. Uzun Mehmet’in askerden dönüp bulduğu kömür madeni ülkenin santrallerini, sanayisini ve ekonomisini sırtlayıp götürürken bembeyaz umutlu bir suratla ocağa inen işçi akşama simsiyah bezgin bir ifadeyle çıkarak evinin yolunu tutuyor. Bu mutsuz bir yaşam tüm kent insanını çepeçevre kuşatıyor. Sonra böyle zamanlarda artarda gelen ölüm haberleri yasın kenti haline getiriyor Zonguldak’ı.


Kıskanmak’ta böyle bir Zonguldak fotoğrafı ile açılmıyor esasında. Bir cumhuriyet balosunda kentin ‘beyaz’larının toplandığı bir ortam vardır. Herkes birbirini ağırlar. Varsa yoksa daha gösterişli ve güçlü görünme arzusu devam eder gider. Özellikle kadınlar bürokratik elitle kent burjuvasının kendilerini gösterebildiği bu arenada bütün hünerlerini gösterirler. Erkekler ise onların bu zaaflarından çok güzel bir şekilde faydalanırlar.


Burada filmdeki görüntüler ve diyaloglardan anladığımı anlatıyorum. Yoksa roman daha farklı yaklaşıyor bu ilişkilere. Demirkubuz, filminde daha bir erkek yanlısı yol izler. Filmlerinde kadına negatif yaklaştığı yönünde düşünenler var ama ben bu konuda kararsızım. Çünkü sonuçta onun filmlerindeki temel mesele kader karşısında elleri kolları bağlanmış insanlardır. Ne yaparlarsa yapsınlar razı olmaktan başka yapacak bir şeyleri yoktur.


Tekrar Kıskanmak’a dönecek olursak; Halit görünürde iş bağımlısı bir adam portresi çizse de amacı tutunup daha rahat bir işe geçmenin yollarına ulaşmaktır. Filmin benim en sevdiğim sahnelerinden biri maden tünelinin ağzında sıkıntılı bir yüz haliyle bekleyen Halit portresidir. Piposunun içerisindeki tütünü kayalara çarparak yere döker. Yeni tütün koyar ve piposunu yakar. Yağmur yağmaktadır. Tünelin içinden daha yeni çıkış olan Halit’in umutsuzluğu yağmurla yakınır mı bilinmez. O sırada yeni işçiler madenin altına inmek için katarlara binerek ilerlerler. Hava kurşuni bulutlarla sarılmıştır. Kapkara suratlar, kapkara ruhlar yeryüzünün üzerindeki insanları arındırmak için aşağıya inerler.


Yönetmen daha sonra vizörü evin kadınlarına çevirir. Biri kız kardeşi diğeri ise genç karısıdır bu kadınlar. Onlar da loş bir evin içerisinde sessizliği kırmanın yollarını aramaktadırlar. Mükerrem, daha genç olduğu için bu kentin şartlarına uyum sağlayamamıştır. Uyumsuzluk çitleri kesip karşıya geçmenin anahtarıdır. Bu bazen doğru olmayan yollara da sürükler onu. Halit gece mesailerine kaldığında yahut iş gezilerine gittiğinde Mükerrem kendini genç ve heyecanlı kollara bırakır.

Seniha bilip te söylemeyenlerdendir. Belki de fırsatını iyi değerlendirmek ister…

Halit ise patlayıp kendini yakacağı daha zor günlere pipo içerek hazırlanır…


Bu kara kentte yağmur hiç durmadan yağar. Ölümlerde 3o’lu yıllarda nasılsa aynen devam eder. Çözüm bulunmaz ve gelişigüzel hamaset söylemleriyle kentin bir çok evine kor ateş ve eyvah düşer…


Moroccom

Nesnelerin çekiciliği, bize dokunmadıkları ölçüdedir. Hayat hiçbir zaman güzel değildir; güzel olan, hayat üzerine yapılmış betimlemelerdir sadece.

Aşkın Metafiziği / Schopenhauer'in Felsefesi

David Gale:Fanteziler gerçekdışı olmak zorundalar.Çünkü istediğiniz şeyi elde ettiğiniz anda artık onu istememeye başlarsınız.isteğin devam edebilmesi için objesinin sürekli olarak eksik olması gerekir.istediğiniz o şey değildir.Onun fantezisidir.İstek çılgınca fantezileri destekler."Sadece gelecekteki mutluluğumuzun hayalini kurarken gerçekten mutlu oluruz."derken Pascal'ın anlatmak istediği de buydu."Ne dilediğine dikkat et." Ona sahip olacağın için değil, Çünkü ona sahip olduğun zaman artık onu istemeyeceğin için.

The Life of David Gale



* Pirates of the Caribbean serisinin dördüncüsüne (Pirates of the Caribbean: On Stranger Tides) ait resimler hızla nete düşmeye başladı. Bu projede Penelope Cruz, Kaptan Jack Sparrow'un eski aşklarından biri olarak karşımıza çıkacak.

* The Avengers'in beyaz perde macerasını yönetecek isim belli oldu: Joss Whedon. Filmin kadrosunda, sözleşmeleri gereği yer alacakları zaten bilinen Robert Downey Jr , Chris Hemsworth, Chris Evans, Scarlett Johansson ve Samuel L. Jackson dışında yeni isimler olarak Jeremy Renner ve Mark Ruffalo göze çarpıyor. The Avengers 4 Mayıs 2012'de gösterime girecek.

* The Hangover 2, Tayland'da çekilecek.

* X-Men: First Class filmini Matthew Vaughn'un yönetecek. Kevin Bacon'un oynayacağı düşmanın kimliği henüz açıklanmadı. Dedikodulara göre ise "Mr. Sinister" olacak. Bu filmin gösterim tarihiyse 3 Haziran 2011.

* Rise of the Apes kadrosuna James Franco ve Freida Pinto'dan sonra John Lithgow da katıldı.


* Nick Cave, The Crow yeniden çevriminin senaryosunu tekrar kaleme alacak.

* Christopher Nolan, "Inception" filminde Bond serisinden etkilendiğini ve bir Bond filmi çekmeyi seve seve kabul edeceğini açıkladı.

* 3 Eylül’de Türkiye’de vizyona girecek olan Universal Pictures filmi "Despicable Me", ilgi çekici bir filme benzemekte. Takipte olalım.

* 'Kurtlar Vadisi Filistin'in çekimleri, Tarsus’ta başladı. Filmin 5 Kasım 2010'da vizyona gireceği duyuruldu.

* Boğuştuğu finansal krizden çıkma yollarını arayan MGM, 60'ların siyah-beyaz kült bilimkurgu dizisi 'The Outer Limits'i beyazperdeye taşımaya hazırlanıyor.

* 'Sherlock Holmes 2'yi yönetecek olan yönetmen Guy Ritchie'nin Profesör Moriarty rolünde görmek istediği oyuncunun, iki Oscarlı ünlü aktör Daniel Day-Lewis olduğuna dair söylentiler var. Daha önce bu rol için gündeme gelen isim Brad Pitt olmuştu.


kaynak: imdb.com, sinemaestro.com, artperest.com, beyazperde.com

12. Dakikalık ekstra bir video. İzlememiş olanlar için, buyrun. Cevabını bulduğunuz soru olursa da bi serzenin.

video
by nessima.


(beğen, beğen ki arkadaşın da izlesin)

Sigara içmeden yaşayabiliyorsanız, hiç başlamayın.

2010 Emmy Ödülleri bu ayın sonunda dağıtılacak. Liste düzenlenmiştir, uyaran arkadaşlara teşekkür ederim. Uyanmayanlardan da özür dilerim :)



En İyi Drama Dizisi

Breaking Bad
Dexter
The Good Wife
Lost
Mad Men
True Blood



Drama Dizilerinde En İyi Erkek Oyuncu

Kyle Chandler (Friday Night Lights)
Bryan Cranston (Breaking Bad)
Matthew Fox (Lost)
Michael C.Hall (Dexter)
Jon Hamm (Mad Men)
Hugh Laurie (House)



Drama Dizilerinde En İyi Kadın Oyuncu

Connie Britton (Friday Night Lights)
Glenn Close (Damages
Mariska Hargitay (Law & Order: Special Victims Unit)
January Jones (Mad Men)
Julianna Marguiles (The Good Wife)
Kyra Sedgwick (The Closer)



Drama Dizilerinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

Andre Braugher (Men of a Certain Age)
Michael Emerson (Lost)
Terry O'Quinn (Lost)
Aaron Paul (Breaking Bad)
Martin Short (Damages)
John Slattery (Mad Men)



Drama Dizilerinde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

Christine Baranski (The Good Wife)
Rose Byrne (Damages)
Sharon Gless (Burn Notice)
Christina Hendricks (Mad Men)
Elisabeth Moss (Mad Men)
Archie Punjabi (The Good Wife)



En İyi Komedi Dizisi

30 Rock
Curb Your Enthusiasm
Glee
Modern Family
Nurse Jackie
The Office



Komedi Dizilerinde En İyi Erkek Oyuncu

Alec Baldwin (Jack Donaghy) 30 Rock
Steve Carell (Michael Scott) The Office
Larry David (Larry David) Curb Your Enthusiasm
Matthew Morrison (Will Scheuster) Glee
Jim Parson (Yhe Big Bang Theory)
Tony Shalhoub (Det. Adrian Monk) Monk



Komedi Dizilerinde En İyi Kadın Oyuncu

Toni Collette (United States of Tara
Tina Fey (Liz Lemon) 30 Rock

Edie Falco (Jackie Peyton) Nurse Jackie
Julia Louis-Dreyfus (Christine Campbell) The New Adventures of Old Christine
Lea Michele (Rachel Berry) Glee
Amy Poehler (Leslie Knope) Parks and Recreation

İlkinin zor olduğunu düşündüğümüzden bu sefer fazla zorlamayalım istedik. Haklı olarak "çok kolay bunlar" diyenler de oldu. Onlara cevabım da ilk soruda neredeydiniz olacak.

Kolay olsa da katılımı görmek istedik. 26 yorumun 22 si doğru cevaplanmış. 1 kişi de yanlış anlamış olacak ki film isimlerini değil de karedeki karakterlerin adını yazmış. Cevabı birçoğunuz bilse de teyit etmet için ben yine de yazayım.


Ödüllü Soru # 2 nin cevapları:

1- Fight Club / Dövüş Kulübü
2- Scarface / Yaralı Yüz
3- There Will Be Blood


AFM sinemalarından bileti kazanan 7 sırt numaralı NLHN oldu. Umarım ona da ulaşım sorunu yaşamayız.


Katılan herkese çokça teşekkürler.
Haftaya yine görüşmek üzere :)

Herkese merhaba! Kültür Başkenti oluşumuzun nimetlerinin hepsini birden yakalamanın imkanı yok. Ama kaçırılmaması gerekenleri canlı canlı izlemek/görmek ve şans eseri yakalamanın değeri pek az şeyle kıyaslanabilir. Bense daha çok yakalamak için kurnazca bir yol seçtim ve konser organizasyonları yapan bi ajansta çalışmaya başladım. Neredeyse güzel olan bütün konserleri bu yolla kaçırmıyor ve değerlerini daha da arttırıyorum.



Çalışıp dinleme fırsatı bulduğum son konser Natalie Cole konseriydi. Bir Cumartesi akşamı Natalie Cole ün o muhteşem sesiyle softluk kazandı. İlk yarıda tüm haftanın yorgunluğunu, ikinci yarıda ise bütün stresini attıratak, kalabalık sayılmayacak izleyici kitlesine kesinlikle hatıralarda yer alacak bi gece yaşattı. 


Sesinin tam olarak  babasının sesiyle aynı ölçüde sakinlik taşıması ve aynı muhteşemlikte olması gerçekten hayranlık uyandırıcı bir şey.Bu benzerliği bi klasik olan "Unforgetable" şarkısında yaptıkları düetle hatırlayabiliriz. Jest yapıp seyircilere türkçe teşekkür etmesi, Frank Sinatra dan "uncle Frank" olarak bahsetmesi, giriş parçasını  Fever olarak belirleyip neredeyse enstrümansız  söylemesi, ve konserden çıkarken herkesin dans ediyor olması kesinlikle güzel şeylerden bi kaçıydı.  




Bu bi konser sonrası postu olsa da gidilesi bi konserden de bahsetmek istersem; bu hafta sonu Su Ada da vereceği konserle Buika yı kaçırmayın derim. Buika için biraz bilgi ve bi kaç parça için  tık tık



 Ve son olarak kendi blogumwww.specialnness.blogspot.com

Herkese iyi haftalar!

Dünya Gençlik Kongresi, 1997 yılında hükümetlerin ve organizasyonların orjinal Rio Dünya Zirvesi’nden bu yana kaydedilen aşamayı tartışmak üzere katıldığı Rio +5 toplantısında yaşanan hayal kırıklığından sonra doğdu. Devamlı gelişim konseptini kamunun gözünde nasıl koruyabiliriz? Öncelikle Genç İnsanların Dünya Zirvesi şeklinde başlayan organizasyon, yeni millenyumun önceliklerini tanımlama aşamasına dönüştü. Ekim 1999’da Hawaii’de gerçekleşen 1. kongre: Genç İnsanların Millenyum Kongresi olarak adlandırıldı. Yeni millenyum için 10 ana öncelik belirlenmişti – bunlardan 8 tanesi daha sonra BM Millenyum Kalkınma Hedefleri’ne yansıtıldı ve 1 yıl sonra BM Millenyum Zirvesinde kabul edildi. İlk kongrenin anahtar mesajı: “Genç insanlar, sadece başkaları tarafından getirilmiş kalkınma yardımından yararlananlar değil, kalkınmada aktif rol almak istiyor.” Ve böylece Gençlerin yürüttüğü kakınma konsepti ve bütün Dünya Gençlik Kongresi’nin amacı olan Gençlerin liderliğindeki değişimin kendisi ol programına dönüştü.



Yukarıdaki paragraf Dünya Gençlik Kongresi ile ilgili www.turkiye2010.org adlı sitede yazılanlardan sadece bir kısmı.Devamında sürekli hale getirilen bu kongrenin evshibiliğine yapan şehirlerde alınan kararlar ve sonuçlar var.En son 2008 yılında Kanada'nın Quebec şehrinde gerçekleştirilen kongrenin 5.si bu sene 31 Temmuz-13 Ağustos tarihleri arasında İstanbul'da gerçekleştiriliyor.Kongre sürecinin sıklıkla sekteye uğraması ve basında kongre ile ilgili fazla yer bulunmaması nedeniyle birçok kişinin nu kongreden haberdar olmadığını biliyorum.Kendi açımdan kongreye delege başvurularının olduğunu öğrenmem başvuruların son gününe tekabül eder.



Başvuru süreci,davet edilme ve son hazırlıkların yapılması...ve en nihayetinde 150 ülkeden 1400 delegenin eşlik ettiği kongre resmi olarak başlamış bulunuyor.Genç gazeteci olarak yer aldığım bu kongrede gözlemlediklerimi,workshop etkinliklerini,tartışmaları ve eğitici programlardan çıkan yapıcı işleri fırsat buldukça buradan sizlere aktarmak istiyorum.Benim aktarıcaklarım dışında kongre ile ilgili bilgi edinmek,canlı yayınarı izlemek ve diğer gazetecilerin yazılarını okumak için http://www.virtualwyc.net/ adresinden bilgi alabilirsiniz.

Yediğin içtiğin senin olsun. Gezip gördüğünü anlat.
(Evliya Çelebi, 88)

Seyahat sırasında hacitokankoli ile aldığımız notları aynen geçiriyorum sizlere:

-Kimse ben ters gidemiyorum, oturmam buraya, yer değiştirelim muhabbeti yapmıyor metroda.
-Avrupalıysan bisiklet kullanacaksın efendim. Olmadı günün olmadık saatinde koşuya çıkacaksın.
-Köpek şart avrupalı olmak için. Zira medeniyet simgesi olmuş köpek. Adamların dilencisi bile köpekle dileniyor. Dilencilerin dilenme şekli de çok değişik. Adamlar her alanda olduğu gibi bu noktada da geliştirmişler kendilerini.


-Öpüşmek kavramı geride kalmış. Yol ortasında sevgilinin dilini yutmaca diye öpüşmeye alternatif bi yol bulmuşlar. 
-Şimdi misal tatile çıkmaya karar verdiniz. Yanınızda çok da paranız yok. Bi özgür insan edasına girip dışarda da yatarım ben ulan demeyin sakın. Bunu diyen varsa o kişinin seyehat sırasında bu durumdan bıkan ilk kişi olduğunu göreceksiniz:)


-Burun silmek konusunda gelişmişler. Selpak denen nesneyi burunlarına götürüyorlar ve çıkarabildikleri en yüksek sesle burun içindeki pislikleri dışarı çıkarmaktan çekinmiyorlar. Başkalarına ayıp olur falan diye düşünmüyor adamlar.

-Pisuvara işemek büyük mesele. Zira pisuvarlar arasında herhangi bir ayrım yok. Yanındaki adamla beraber işemeyi gerçekleştiriyorsun.
-Senin dilini kimsenin bilmediği bi yerde olmak çok rahatlatıyor insanı. Rahatça konuşuyorsun küfürlü küfürsüz. Ancak bu rahatlığı sınırdan içeri girince üstünden atman lazım. Misal yazar ealtürk gibi uzun bi aradan sonra yanında yer bulan yaşlı türk teyzeye; bu karının ne işi var aq burda! diyebilirsin.


-Şimdi efendim bu avrupa kızları baya bi seksi giyiniyorlar. Bu sebeple hepsi gözünüze güzel gözükebilir. Bırakınız gözüksünler...

-Prag: Masal kent. Hakikaten masal kent. Bi yer düşünün ki bütün binalar tarihi. İşte orası Prag. Adamlar tarihi yerlerin arasına camlı bi gökdelen dikmemişler. Korumuşlar eskiyi. Şimdi de kazanıyorlar. Muhtemelen Çek Cumhuriyeti'nin ekonomik gelirinin yarısı Prag'tan geliyordur. Zira Prag'ta yerlilerden çok turist var.

-Berlin'e gideceksen bu şehrin düzenini görüp ikide bir hayıflanacaksın. Neden İstanbul böyle değil diye.
-Sağa dönüşte yayaya yol ver! Tabelasının hayata geçirildiğini göreceksiniz. Adamlar yol verme konusunda aşmışlar artık.


-Gezi sırasında o ülkenin en büyük şehrine gidiyorsan metro sistemini çözene kadar kafanız sikilecektir. Alışıyor insan.

-Viyana'daki Türkleri görüp Türk olmaktan vazgeçebilirsiniz.